Eskiden ‘iyi’ şiirler yazıyordum,
O zamanlar her şey bu kadar kirlenmemişti,
Sen gitmemiştin henüz,
Hikâyemizin orta yerine gözyaşı düşmemişti,
Çocuklar sokaklarda mendil satmanın çaresizliğine mahkûm edilmemişti,
Oyun oynuyorlardı sadece, zamandan kaygısız.
Ebeveynler ‘aman kimseyle kavga etme, iyi geçin’ diye salıyorlardı çocuklarını sokağa,
‘Gücün yetmiyorsa, taş at’ cümleleri icat edilmemişti henüz babaların zihninde,
Bir kadını tanımlarken ‘türbanlı mı, değil mi’ diye bir ayrıştırmaya aşina değildi algı dünyamız,
Futbol sahalarındaki kaptanların kaptanlık duruşu rüyalarımızı ısıtıyordu,
Sinema salonlarını kapattıracak kadar küstahlaşmamışlardı henüz.
Adamakıllı ‘selamlar’ gönderiyorduk birbirimize,
Üç harfe sığdırılamıyordu hiçbirisi.
Bizi birbirimize kalplerimiz bağlıyordu, iletişim araçları değil.
Umutlu türkülere dönüyordu dilimiz, Serdar Ortaçzede olmamıştık.
Ülkeyi yönetenlerin dili soyumuza sopumuza, annelerimize kadar uzamamıştı,
ya da biz farkında değildik.
‘Esmer’ çocuklarımız, ‘beyazlaşma’ arzusuna esir olmamıştı,
Esmer ama ‘beyazların’ karşısında dik duracak kadar cesurdu ağabeylerimiz,
kardeşlerimiz.
Hayallerimizin kahramanları Ediz Hun kadar ‘temiz’, Yılmaz Güney kadar ‘cesur’du.
Ekmeğe dair kaygılarımız vardı elbet ama kimsenin hakkını kendimize hak görmüyorduk.
Kitapları sokuyorduk evimize sadece, yazarların kirli çekişmelerine uygun yerimiz yoktu.

Sevdiklerimizle ya da yalnız yürürken şehrin sokaklarında, minimal kaygılarımız vardı,
Terörsü kâbuslar doluşmamıştı zihnimize.
Ben de zamana ayak uyduruyordum ve ‘iyi’ şiirler yazıyordum ,
Ve sen daha gitmemiştin, kırık bir hikâyeyi miras bırakarak bana.
Ne biz dünyayı kirletmiştik ne de onun kiri üzerimize sinmişti
Henüz büyümemiştik…
i.s.e.
